Acil Durum

Herhangi bir genel veya tıbbi sorunuz olduğunda lütfen bizi arayınız

(0216) 642 02 04
Online Randevu

Uzman kadromuzla ilgili kadroya ait doktorlarımızdan randevu alabilirsiniz

Randevu Al
Çalışma Saatleri
  • Hafta İçi7/24
  • Cumartesi7/24
  • Pazar7/24


Haritada Nerdeyiz!

Hamidiye Mahallesi Şahinbey Caddesi No:91 34782 Çekmeköy/İstanbul

Haritada Görüntüle

Hakkımızda

Çekmeköy Tıp Merkezi 2004 yılının ağustos ayında hizmet vermeye başlamış olup, 15 yılı aşkın tecrübe ve sağladığı güvenle çalışmalarını sürdürebilmenin gururunu yaşamaktadır. İlkemiz önce insan sağlığı ve hasta memnuniyeti olmuştur. Merkezimiz her geçen gün gelişen teknolojik imkanları yakından takip edip bu gelişmeleri, insan gücüyle birleştirerek çalışmalarını sürdürmektedir. Sizlerin yakın ilgisi ve bitmeyen çalışma aşkımızla, uzun yıllar bu sektörde hizmet vermeye devam etmek niyetindeyiz.

Hakkımızda
background

Tıbbi Birimlerimiz

BÖLÜMLERİMİZ

Tümünü Görüntülemek için Lütfen Tıklayınız




background
image
ONLİNE RANDEVU FORMU

Randevu formunun ilgili yerlerini doldurarak online randevu alabilirsiniz

Tıbbi Birimler


















MERAK ETTİKLERİNİZ

Merak Ettikleriniz

Lazer epilasyon diğer epilasyon çeşitlerinden farklı olarak kalıcı ve sağlıklı olduğu için tercih sebebidir. Kadın ya da erkek fark etmeksizin istenmeyen tüylerin kalıcı olarak yok edilmesini sağlayan lazer epilasyon, klasik yöntemlere kıyasla acısızdır. Doğru cihazlarla ve uzmanlar tarafından yapıldığında son derece etkili ve zararsızdır. Uzmanlar tarafından uygulanacak bölge, cilt tipi ve rengi, kıl yapısı incelenerek ne tür bir cihaz kullanılacağı seçilir ve kişiye yaklaşık olarak tüylerden kaç seansta kurtulacağının bilgisi verilir. Lazer epilasyon nedir? Işınların uyarılmasıyla elde edilen ışık demeti olan lazer, tıbbi ve estetik gibi pek çok alanda kullanılır. Kozmetik ve psikososyal bir sorun olan tüylenmenin giderilmesi için kullanılan lazer epilasyon yaklaşık 25 senedir uygulanan bir yöntemdir. Vücudun tüm bölgelerinde uygulanabilen lazer epilasyonda, ilk uygulamadan önce minimum 15 gün boyunca tüylere dokunulmamış olması gerekir. Böylece hem tüylerin miktarı ve sertliği rahatça gözlenebilir hem de lazerden alınacak verimliliğin artması hedeflenir. Planlama yapıldıktan sonra uygulama yapılacak bölge temizlenir. Kıl tipi ve yoğunluğu, cilt tipi ve rengi gibi parametreler uzmanlar tarafından incelendikten sonra uygun lazer cihaz ile istenilen bölgeye seri atışlar yapılarak işlem başlar. İşlemin tamamlanması cilt ve tüy tipine, rengine, alanın genişliğine göre değişiklik gösterir. Belirli periyotlarla işlemin tekrarlanması gerekir. Lazer epilasyon çeşitleri nelerdir? Lazer epilasyonun kullanımda olan dört faklı türü bulunur. Dalga boyu farklı olan bu cihazların etkinliği, kişinin cilt ve kıl tipine ve rengine göre değişiklik gösterir. Cihazın dalga boyu deriye nüfuz etme kapasitesini belirler. Dalga boyu kısaldıkça kıl kökü tarafından tutulması artar. Yüksek dalga boyunda hissedilen acı fazladır ancak cihazlar arasında bulunan farklılıklar ve ayarlar ile bunlar değişkenlik gösterebilir. Genel olarak uygulanan lazer epilasyon çeşitleri başlıklar hâlinde şöyle sıralanabilir: Ruby Lazer: 694 nm dalga boylu bu lazer tipi çok kısa tüyler üzerinde etkilidir. Açık renkli cilt tiplerinde daha etkili olan Ruby Lazer dudak üstü gibi bölgelerde etkilidir. Alexandrite Lazer: Yakında bulunan dokulara zarar vermeden uygulanabilen 755 nm dalga boylu Alexandrite Lazer, büyük başlığa sahip olduğu için hızla geniş bölgelere etki ederek seans süresini kısaltır. Çok koyu olmayan ten ve koyu renk kıllarda etkilidir. Yüksek soğutucu sistemi ile acı hissedilmez. Diode Lazer: 800 nm dalga boyuna sahip Diode Lazer ince tüylerin giderilmesinde etkilidir. Cilde çok yakın mesafeden atışlar yaptığından soğutucu jel ile birlikte kullanılır. Tüm cilt tiplerinde uygulanan lazer, batık kıl köklerine de etki gösterir. Manuel ayarlama imkanı olduğundan koyu renkli cilt tiplerine de zarar vermeden uygulanabilir. Nd: Yag Lazer: Koyu ve açık tenlilerde etkili olan bu lazer tipi diğerlerine nazaran acıyı daha fazla hissettirir. 1064 nm dalga boyu ile bilinen Nd: Yag Lazer, açık renkli ve ince kıllarda etkilidir. Geniş çaplı ucu ve uzun atım süresi sayesinde etkilidir. Lazer epilasyon seans süresi ve aralıkları nasıldır? Lazer epilasyonun uygulanması sırasında bölgede bulunan kıllar farklı uzunluklarda olduğundan lazerin etkinliği de farklıdır. Tek uygulamada bölgedeki tüm kılları bir seansta yok etmek bu sebepten mümkün değildir. Vücut yapısı, hormonal denge ve cilt tipi farklılıkları da uygulama süreleri üzerinde etkilidir. Seans süreleri de uygulama yapılacak bölgenin genişliğine göre değişiklik gösterir. Dudak üstüne yapılan lazer epilasyon saniyeler sürerken, tüm yüz için yaklaşık 10 dakika gereklidir. Ya da iki bacak için yaklaşık 1 buçuk saat gerekliyken, koltuk altı ve bikini bölgesi 15 dakikada, erkek sırtı ise yaklaşık 40 dakikada tamamlanabilir. Uygulama aralıkları da yine aynı faktörlerden dolayı değişiklik gösterir. Ancak seans aralıkları genellikle 1 buçuk ay civarındadır. Lazer epilasyon kaç seansta biter? Lazer epilasyonun etkinliği kişinin fiziki ve hormonal yapısına, cilt ve kıl rengine, uygulama yapılacak bölgede bulunan kılların sertliğine göre değişkendir. Koltuk altı, bacağın alt kısmı, bikini bölgesi gibi alanlar 4 ile 8 seans, yüz, kol ve sırt gibi bölgeler 6 ile 12 seans sürebilir. Lazer epilasyon öncesi ve sonrası dikkat edilmesi gerekenler Lazer epilasyon uygulamasından önce dikkat edilmesi gerekenler şöyledir: Güneş veya solaryum ile bronzlaşma lazerin etkinliğini azaltır. Lazer epilasyona gelmeden önce krem ve yağ gibi ürünlerin kullanılmamış olması gerekir. Lazer epilasyon uygulanmadan bir ay öncesine kadar başka bir epilasyon türü uygulanmamalı ve tüyler uzatılmalıdır. Lazer epilasyona gelmeden bir gün önce jiletle kıllar kesilerek uygulamaya hazır hâle getirilmelidir. Lazer epilasyondan sonra dikkat edilmesi gerekenler şunlardır: Uygulama yapılan bölge kızarık olduğu sürece güneşe maruz kalmamalıdır. Uygulama yapılan alanda çıkan tüylere müdahale edilmemelidir. Uygulama yapılan bölgenin terlememesi sağlanmalıdır. Sıcak su, lif ile yıkama ve saç kurutma makinesi gibi ısı üreten cihazlar kullanılmamalıdır. Tüm bunlar haricinde lazer epilasyon uygulaması yapan uzmanın tavsiyelerine uymak, verilen krem benzeri tedavi yöntemlerini dikkatle ve zamanında uygulamak önem taşır. Lazer epilasyonda ten rengi Lazer epilasyon için kullanılan ışın tipi, koyu renkli kıl gövdelerine ve köklerine daha rahat tutunduğundan beyaz tenli kişilerde bulunan koyu renkli kıllarda daha etkilidir. Lazer ışını koyu renk tüyler tarafından kolayca tutulur ve etkisi artar. Bu da daha kısa sürede sonuç alınmasını sağlar. Koyu renk tene sahip kişilerde yapılan lazer uygulamalarında lazer ışını cilde de tutunabilir. Işığın tutulması üst deri tabakası olarak bilinen epidermisin korunması için epilasyon öncesi uzmanlar tarafından cilt soğutulur. Eğer bu işlem yapılmaz ise ciltte yüzeysel yanıklar oluşabilir. Ancak gelişen teknoloji ile yeni nesil lazer cihazlar sayesinde bronz, esmer ve hatta zencilerde bile doz ayarlamaları yapılarak güvenle uygulanabilir. Lazer epilasyonun yan etkileri var mı? Lazer epilasyonda kullanılan lazer cilt altına ve ter bezlerine zarar vermeden sadece kıl tüylerini hedef aldığı için kullanımı son derece güvenlidir. Ancak uygulama esnasında bir miktar acı hissedilebilir. Diğer epilasyon uygulamalarının yanında acısız sayılabilecek lazer epilasyon uygulamaları sonrasında hafif bir kızarıklık ve ödem oluşabilir. Uzmanınız tarafından uygulanan steroid içerikli kremler bu şikayetleri hızla giderir. Bunun yanında ince krut, veziküllerde hiper ve hipopigmentasyon gibi yan etkiler görülse de bunların tamamı geçici komplikasyonlardır. Lazer epilasyon zarar verir mi? Lazer epilasyon yalnızca kıl köküne etki eder. Kıl kökünde bulunan melanin pigmentine lazer ışığı tutularak kökün yakılması hedeflenir. Lazeri diğer yöntemlerden ayıran en önemli özellik, kıl ve kökünün etrafında bulunan dokuya zarar vermemesidir. Bu yüzden işlem sonrasında herhangi bir kısıtlama gerektirmez. Uzmanlar tarafından, uygun cihazlarla uygun atımlar yapıldığından leke ve iz bırakmaz. Özellikle genital bölgeye uygulanan lazerin tehlikeli olduğu söylense de uygulama derinin altına ilerlemediği için bölgeye herhangi bir zarar vermez. Cilt kanseri ile bilinen bir bağlantısı yoktur. Uygulanan diğer bölgelerde de lazer epilasyonun ispatlanmış bir zararı bulunmamaktadır. Lazer epilasyon sonuçları kalıcı mı? Hızlı ve etkili sonuç veren lazer epilasyon'un seansları tamamlandığında istenmeyen tüy ve kıllardan tamamen kurtulmuş olursunuz. Kıl köklerini yakarak yok eden lazer epilasyon sayesinde kılların tekrar uzaması mümkün değildir. Ancak doğru cihazlarla uzman kişiler tarafından yapılması etkinliği, süresi ve sağlığınız açısından önemlidir. Siz de bir uzmana başvurarak istenmeyen tüylerinizden tamamen kurtulabilirsiniz.
Corona-(covid-19) nedir? Corona-(covid-19), ilk olarak Çin’in Vuhan Eyaleti’nde solunum yolu belirtileri (ateş, öksürük, nefes darlığı) gelişen bir grup hastada yapılan araştırmalar sonucunda Ocak 2020’de tanımlanan bir virüstür. Salgın başlangıçta bu bölgedeki deniz ürünleri ve hayvan pazarında bulunanlarda tespit edilmiştir. Daha sonra insandan insana bulaşarak Vuhan başta olmak üzere Hubei eyaletindeki diğer şehirlere ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin diğer eyaletlerine yayılmıştır. – Bu mikrop (2019-nCoV) nasıl bulaşır? Hastaların öksürmeleri hapşırma ile ortama saçılan damlacıkların solunması ile bulaşır. Hastaların solunum parçacıkları ile kirlenmiş yüzeylere dokunulduktan sonra ellerin yıkanmadan yüz, göz, burun veya ağıza götürülmesi ile de mikrop bulaşabilmektedir. Hastalığa Yakalanmamak İçin Öneriler Nelerdir? Akut solunum yolu enfeksiyonlarının genel bulaşma riskini azaltmak için önerilen temel ilkeler Bu mikrop için de geçerlidir. – En önemli tedbir,El temizliğidir.. Eller en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı, sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği kullanılmalıdır. Antiseptik veya antibakteriyel içeren sabun kullanmaya gerek yoktur, normal sabun yeterlidir. – Eller yıkanmadan ağız, burun ve gözlerle temas edilmemelidir. – Hasta insanlarla temastan kaçınmalıdır (mümkün ise en az 1 m uzakta bulunulmalı). – Özellikle hasta insanlarla veya çevreleriyle doğrudan temas ettikten sonra eller sık sık yıkanmalıdır. – Bugün için ülkemizde sağlıklı kişilerin maske kullanmasına gerek yoktur. Herhangi bir viral solunum yolu enfeksiyonu geçirmekte olan kişinin öksürme veya hapşırma sırasında burun ve ağzını tek kullanımlık kağıt mendil ile örtmesi, kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içini kullanması, mümkünse kalabalık yerlere girmemesi, eğer girmek zorunda kalınıyorsa ağız ve burnunu kapatması, mümkünse tıbbi maske kullanması önerilmektedir. Bu mikrobun (2019-nCoV) aşısı var mıdır? Hayır, henüz geliştirilmiş bir aşısı bulunmamaktadır.Ancak yoğun araştırmalar var,6-8 ay arasında aşı üretilebileceğini söyleyen araştırmacılar var. Mikrop kimleri daha fazla etkiler? Elde edilen veriler doğrultusunda ileri yaş ve eşlik eden hastalığı (astım, diyabet, kalp hastalığı gibi) olanlarda virüsün ağır hastalık oluşturma riski daha yüksektir. Bugünkü verilerle hastalığın %10-15 olguda ağır seyrettiği, yaklaşık %2 olguda da ölümle sonuçlandığı bilinmektedir. Bu Hastalığı tedavi etmek için kullanılabilecek virüse etkili bir ilaç var mıdır? Hastalığın henüz bilinen etkili bir tedavisi yoktur. Hastanın genel durumuna göre gerekli destek tedavisi uygulanmaktadır. Bazı ilaçlar virüs üzerindeki denenmektedir. Ancak şu an için virüse etkili bir ilaç yoktur. Antibiyotikler bu virus enfeksiyonunu önleyebilir mi veya tedavi edebilir mi? Hayır, antibiyotikler virüslere etki etmez, sadece bakterilere karşı etkilidir. Corona-(covid-19) bir virüstür ve bu nedenle enfeksiyonu önlemek veya tedavi etmek amacıyla antibiyotikler kullanılmamalıdır. Bu hastalığı ani ölümlere neden olur mu? Hastalık nispeten yavaş bir seyir göstermektedir. İlk birkaç gün daha hafif şikayetler (ateş, boğaz ağrısı, halsizlik gibi) görülmekte sonrasında öksürük, nefes darlığı gibi belirtiler eklenmektedir. Hastalar genellikle 7-8 gün sonra hastaneye başvuracak kadar ağırlaşmaktadır. Sosyal medyada yer alan, birden bire yere düşüp hastalanan veya ölen hastalarla ilgili videolar uydurma, aslı olmayan görüntülerdir. Ülkemizde yeni Korona virüs hastalık riski var mı? Bu yazıyı yazıldığı tarihte saptanmış bir vaka yoktur.. Dünya’daki birçok ülke gibi ülkemizde de vakaların görülme ihtimali bulunmaktadır. Sirke kullanımı bu enfeksiyonunu önleyebilir mi? Hayır. Sirke kullanımının bu enfeksiyonundan korunmada bir faydası yoktur. Burnunuzu tuzlu suyla yıkamak bu enfeksiyonunu önleyebilir mi? Hayır. Burnu tuzlu suyla düzenli olarak yıkamanın Corona-(covid-19) enfeksiyonundan korunmada bir faydası yoktur Genel enfeksiyondan korunma önlemleri nelerdir? El temizliğine dikkat edilmelidir. Eller en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı, sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptikleri kullanılmalıdır. Antiseptik veya antibakteriyel içeren sabun kullanmaya gerek yoktur, normal sabun yeterlidir. Öksürme veya hapşırma sırasında burun ve ağızın tek kullanımlık kağıt mendil ile örtülmesi, kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içinin kullanılması, mümkünse kalabalık yerlere girilmemesi önerilir. Genel olarak bu hastalıkla ilgili söylenebilecek olanlar böyle.
Sabit protez nedir, hangi hastalarda kullanılır, sabit protezin temizliği nasıl olmalıdır, Sabit protezin kullanım ömrü nedir? Diş protez türleri içinde doğal diş formuna en yakın ve kullanımı en kolay olanı sabit protezlerdir. Adından da anlaşılacağı üzere hasta ağzında hareket etmez ve daimi dişler gibi rahat bir kullanımı vardır. Fakat sabit protezler tüm dişsizlik türlerinde kullanılamamaktadır. Ağızda hiç diş olmaması veya dişsiz bölgenin bir ucunun boşta kalıyor olması hallerinde sabit protez uygulanamaz. Sabit protez uygulanabilmesi için; dişsiz bölgenin iki ucunda proteze tutuculuk sağlaması adına en az iki adet sağlam ve uzun köklü diş olmalıdır. Bu uygulamaya köprü adı verilir. Bununla birlikte tek bir diş üzerine uygulanabilen sabit protezlerde mevcuttur. Sabit protezler kendi içinde; kuron, köprü, laminate kuron, inley – onley dolgular, maryland köprü ve teleskop kuron şeklinde çeşitlenmektedir. Sabit Diş Protezleri Hangi Hastalara Uygundur? Hastanın sabit protez için uygunluğu; diş hekimin yapacağı detaylı muayene ve gelişmiş röntgen görüntülerinden elde edilecek sonuca göre diş eksikliğinin türü ile bağlantılı olarak belirlenmektedir. Sabit protezler ağızda mevcut olan dişler üzerine uygulandığından ilk önce hastanın sorunlu dişinin özelliklerinin bu yönteme uygun olması gerekir. Tek diş restorasyonu yapılacak ise sorunlu dişin kökü sağlam ve uzun olmalıdır. Deforme olmuş diş ilk etapta boyut olarak düzeltilir ve alınan ölçüye göre kuron yapılıp dişin üzerine sabitlenerek doğal diş fonksiyonu ve estetiği kazandırılır. Birden fazla diş eksiği olan hastalarda sabit protez uygulanabilmesi için; diş eksikliği bölgesinin sağ ve sol tarafında sağlıklı ve dayanıklı dişlerin bulunması şarttır. Dişler arasında kalan dişsiz bölgeye yapılan protez tekniği köprü olarak adlandırılır. Her iki tarafında da deforme olmamış dişler bulunan dişsiz boşluk için köprü yöntemiyle sabit protez uygulanabilir. Köprü ayaklarını oluşturan sağlam dişler önce boyut olarak kısaltılıp küçültülür ve yapılan ayaklı protez hastanın sağlam dişleri üzerine sabitlenir. Bu uygulamalardan da görüldüğü üzere sabit protezler; tek diş eksikliği, tek diş deformasyonu veya yan taraflarında diş bulunacak şekilde birden fazla diş boşluğu olan hastalar için uygundur. Sabit Protez Türleri Nelerdir? Sabit protezler; diş eksiği az sayıda olup, kullanılacak dişleri sağlam, kökleri uzun ve dayanıklı olan hastalara uygulanır. Hastadaki diş eksikliği gerekli muayene, röntgen ve tetkikler sonucunda belirlenerek uygulanacak protez türüne karar verilir. Genel anlamda sabit protezler; kuron ve köprü olarak iki başlık altında incelenir. Kuron denilen sabit protez çeşidi tek diş üzerine yapılacak uygulamalarda kullanılır. Köprü dediğimiz sabit protez ise köprü ayağı olarak kullanılacak iki adet sağlam dişin arasındaki dişsiz bölgeyi doldurmak için tercih edilen sabit protez türüdür. Sabit protez türleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir: Kuron (kaplama) Köprü Laminate Kuron Teleskop Kuron Maryland köprü Kalıcı dolgu yerine geçen protezler Sabit protezlerin kuron kısmı ağız içinde dışarıdan görülebilen ve daimi dişlerin görüntüsünü sağlayan yapıdır. Gerek laminate kuron gerekse köprü yöntemi ile yapılan sabit protezlerde diş görünümünü kazandıran yapı kurondur. Dişin kuron kısmı genel olarak porselen maddesinden tasarlanır. Fakat porselenin ağız içi kuvvetlere dayanıklılığının az oluşu nedeniyle kuron içerisine metal veya zirkonyum maddesinden bir altyapı yerleştirilebilir. Yerleştirilen altyapı genel olarak estetiği sağlamaya yönelik olması gerekir, bu nedenle kuron alt yapısı olarak ışık geçirgenliği yüksek maddeler kullanılır. Metal altyapı dişe mat bir görüntü vereceği için, kuron alt yapısı olarak dayanıklı seramik yani porselen altyapı tercih edilmektedir. Sabit protez türlerinden bir diğeri köprü yöntemidir. Köprü yönteminde ağız içinde küçük bir bölümde diş eksikliği mevcuttur ve bu diş eksikliğinin uç noktalarında en az birer tane uzun köklü ve sağlam diş bulunmak zorundadır. Uçlarda bulunan sağlam dişler küçültülerek köprü ayağı görevi görmesi adına boyut olarak uyumlanır. Ortada kalan diş boşluğu, yapılan protezle köprü ayakları sayesinde daimi diş formuna kavuşur ve kalıcı dişlerin tüm fonksiyonlarını rahatlıkla yapabilir hale gelir. Köprü yöntemi ile yapılan sabit protezlerde en az 2 tane köprü ayağı ve protezin kuron kısmı mevcuttur. Bu protez türünde de yapımı için porselen maddesi kullanılır alt yapı malzemesi olarak da yine zirkonyum veya dayanıklı porselenden yararlanılır. Laminate kuron denilen sabit protez türünde; farklı sebeplerle kırılan veya fiziksel bütünlüğünü kaybeden tek dişler üzerine, gerek görüntü gerekse işlevsel özelliklerini geri kazanması için yapılan protezler vardır. Dişin sadece ön veya sadece yan bölgelerinde kullanılan, bu bölgelerdeki diş deformasyonlarını gidermeyi amaçlayan protez malzemeleri kullanılarak, dişin doğal diş fonksiyonları ve görüntüsü kazandırılır. Teleskop kuon yöntem ise; uygulama yapılacak olan dişin kökünde veya kuron kısmında aşırı deformasyon olması, üzerine etki edecek çiğneme kuvvetlerini taşımada zorlanması ve dişin yeterince sağlam olmaması hallerinde kullanılır. Teleskop kuron yapılacak olan diş öncelikle küçültülür ve boyutu uyumlanır. Küçültme işleminden sonra dayanıklılığını artıracak ve çiğneme kuvvetlerinden olabildiğince koruyacak olan çift katlı kuron materyali dişe yapıştırılır. Böylece yeterince dayanıklı olmayan ve ağızda kalıcılık süresi azalmış zayıf bir diş kuvvetlendirilir ve kullanım ömrü uzar. Maryland köprü yönteminde ise; ön bölgede meydana gelmiş tek diş eksikliklerinde, dişin iki yanındaki sağlam dişlerin orta bölgesinde yapılan küçük hacimli uyumlamalar ile diş boşluğunu kapatacak olan köprüye tutuculuk sağlanır. Böylece ağzın ön bölgesindeki diş eksikliği giderilirken, dişsiz bölgenin sağ ve solundaki sağlam dişleri deforme etmemiş ve aynı zamanda diş protezine de tutuculuk sağlanmış olur. Sabit Protezlerin Temizliği ve Bakımı Nasıl Olmalıdır? Sabit protezler ağızda takıp çıkarılamadıkları için tıpkı daimi dişler gibi fırçalama yöntemi ile temizlenir. Fakat sabit protezlerde kullanılan maddelerin deforme olmasını önlemek adına özel protez fırçaları kullanılmalıdır. Ayrıca normal diş macunlarının içindeki kimyasallar protez maddesini etkileyebileceğinden; protez temizliğinde kullanılacak diş macunu da özel olarak imal edilmektedir. Diş protezine uygun diş fırçası ve macunu ile yemeklerin ardından yapılacak olan fırçalama işlemi, sabit protezlerin günlük temizlikleri için yeterli olmaktadır. Bunun dışında protezin uzun ömürlü olması ve oluşabilecek sorunları önceden tespit edebilmek adına düzenli olarak diş hekimi kontrolüne gitmek gerekmektedir. Rutin diş kontrollerinin ardından sabit protezin ağızda uzun süre kullanımına destek olunmuş ve protezin ömrü uzatılmış olur. Sabit Protez Uygulamasında Başarı Oranı Nasıldır? Sabit protezler; tedavi için gerekli şartları taşıyan hastalarda, kısa sürede uygulanabilirliği ile sıklıkla tercih edilen, genel olarak kullanım ömrü ve başarı oranı diğer protezlere göre yüksek olduğu görülen işlevsel bir protez türüdür. Gerek hasta ağzında sabit oluşu gerekse estetik ve fonksiyonel olarak doğal diş formuna en yakın olup, hastanın alışma süreci en kısa olan protez türü sabit protezlerdir. Öyle ki; sabit protez ile tedavi edilen hastaların büyük bir çoğunluğunda protezine kısa sürede alışma, doğal dişleri ile rahatlıkla sağladığı işlevleri sabit protez ile de zorlanmadan yapabilme ve protezini uzun yıllar sorunsuz kullanabilme durumları gözlenmektedir. Sabit protezlerin en önemli avantajı hasta ağzında hareketsiz oluşları ve canlı dokulara uyumlarının yüksek oluşudur. Kalıcı dişlerin neredeyse tüm işlevlerini rahatlıkla görebilen, bu nedenle hastalarda uyum sürecinin kısa olduğu sabit protezler; diş eksikliklerinde ve deforme olmuş dişlerin düzeltilmesi işlemlerinde sıklıkla tercih edilmektedir.
Sağlık Bakanlığının uygulamaya koyduğu projeyle geleneksel ve tamamlayıcı tedavi yöntemlerinden olan hacamatın, ne olduğu ve nasıl yapıldığı merak ediliyor. Yüzyıllardır bir tedavi yöntemi olarak kullanılan hacamatın, vücudu dinlendirdiğini ve sağlıklı kalmasını sağladığına inanılıyor. Peki, hacamat nedir? Hacamat nasıl yapılır? Çeşitli nedenlerle vücudumuza giren toksinler, kimyasal maddeler, gıdalar üzerindeki ilaç kalıntılarının idrar veya ter yoluyla atıldığını, doğal yollarla atılamayan kalıntıların deri altında biriktiğini söyleyen uzmanlar, bu birikintileri vücuttan dışarı atmanın bir yolunun da hacamat olduğunu söylüyor. İşte,, hacamat hakkında merak edilen tüm detaylar… Vücut direncini arttıran, vücuttaki ağır metal ve toksinlerden kurtulmanın en doğal yöntemlerden birinin de vücudun herhangi bir yerinin üzerine boynuz, bardak, kupa ya da şişe oturtarak kan alma olarak bilinen ‘hacamat’ tedavisi olduğunu söyleyen uzmanlar, hacamatı kısaca deri altında birikmiş, vücutta hastalıklara neden olan toksinlerden yoğun kanın vakumlanarak dışarı alınması işlemi olarak tanımlıyor. BİNLERCE YILDIR UYGULANIYOR Ortadoğu’da ortaya çıkan ve günümüzde Batı ülkeleri dahil tüm dünyaya yayılan ve “hacamat” olarak bilinen kupa terapisi, binlerce yıldır insanlar tarafından uygulanmaya ve şifa dağıtmaya devam ediyor. Vücutta çoğunlukla sırt olmak üzere belirli bölgelere küçük kesikler atılarak kan alınmasını içeren hacamat, Türkiye’de de her zaman halk arasında sıklıkla başvurulan bir yöntem oldu. Anadolu’da farklı meslek gruplarından insanların yaptığı hacamat, yüzyıllarca yardımcı tedavi yöntemi olarak uygulandı Ülkemizde de sıklıkla tercih edilen bir alternatif tıp yöntemi olan hacamat, Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen “Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları” projesiyle merdiven altından çıkarılıp hekimler tarafından daha nezih ve hijyenik ortamlarda yapılmaya başlandı. Aralarında cerrahların da olduğu uzman tıp doktorları tarafından hastanelerde veya kliniklerde uygulanmaya başlanan tedavi yöntemi çok sayıda hastaya şifa dağıtıyor. HACAMATIN FAYDALARI NELER? Ağrısız, acısız, yatak istirahatsiz, iş gücü kaybı olmadan tatbik olunan bir tedavi metodu olan hacamat, uygun zaman dilimlerinde belli aralıklarla usulüne uygun olarak yapılırsa, vücudun dışarıya atamadığı ağır metaller, toksinler, serbest radikaller, kullanılan ilaçların ve hormonlu gıdaların vücutta bıraktığı kalıntılar emilerek bedenimizin normal formuna gelmesi sağlanmış olur. Hacamatın faydaları ise uzmanlar tarafından şöyle sıralanıyor; bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, vücuda direnç kazandırır. Kanda birikmiş ağır metal ve toksinlerin atılmasını sağlar. Ödemleri çözer. Kan üretimi ile görevli organları uyarır. Beyin fonksiyonlarını canlandırır. Ağrıları giderir. İleride oluşabilecek muhtemel hastalıkların önlenmesinde etkilidir. Bel, boyun fıtığı, eklem ağrıları, karaciğer, kalp hastalıkları, psikolojik hastalıkların ve bunun gibi tüm kronik hastalıkların tedavisinde faydalıdır. Göze canlılık verir, görme kabiliyetini artırır Unutkanlık ve dikkat eksikliği olanlar, okuduğunu zor anlayanlar ve baş ağrısı şikayeti olanlar için kafadan hacamat çok faydalıdır. Hacamat tedavisinin mantar, sedef gibi hastalıkları olan kişilere yapılmaması gerektiğini ifade uzmanlar, bu işlemi işinin ehli ve tecrübeli tıp doktorlarına yaptırmakta fayda oluğunu söylüyor.
Sağlıklı ve dengeli bir beslenme planının oluşturulması için tüm besin gruplarına ait besinlerden günlük olarak yeterli miktarlarda tüketmek gerekir. Bu besin grupları; et ve et ürünleri grubu, süt ve süt ürünleri grubu, ekmek ve tahıllar, sebze ve meyvelerdir. Sebze ve meyveler, özellikle taze olarak tüketildiklerinde vücudun ihtiyaç duyduğu mikro besin ögesi ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlu olan besin grubudur. Vitamin ve minerallerin birçoğu pişirme ile belirli bir miktar da olsa kayba uğradığından taze ve çiğ meyve ve sebzelerle bu ögelerin alımı oldukça önemlidir. Sindirim sisteminin düzenli olarak çalışabilmesi ve kabızlığın önlenebilmesi için günlük ihtiyaç duyulan miktarda lif alımı sağlanmalıdır. Lif açısından tam tahıllar ve kuru baklagillerle birlikte en zengin besinler arasında yer alan sebze ve meyveler, aynı zamanda içerdikleri büyük orandaki sıvı miktarı sayesinde günlük su ihtiyacının karşılanmasına da yardımcı olur. Günlük 2-3 porsiyon meyve ve 2-3 porsiyon sebze tüketimi vitamin mineral gereksinimi açısından, lif tüketimi ve günlük sıvı ihtiyacını karşılaması açısından elzemdir. Yaz aylarında meyveler, kış aylarına göre çok daha fazla çeşitliliğe sahiptir. Manav tezgahlarında yerlerini alan çok sayıdaki meyve türü, yaz mevsiminde tüketilebilecek en faydalı besinler arasında yer alır. Yaz meyveleri; vitamin ve mineral alımının sağlanması, cildin güzelleştirilmesi, ara öğünlerde sağlıklı atıştırmalıkların tercih edilmesi gibi pek çok alanda fayda sağlar. Bu nedenle farklı türdeki meyvelerden yeterli miktarda tüketmek oldukça önemlidir. İşte, en sevilen yaz meyveleri ve sağlığa faydaları… İçindekiler Çilek Karpuz Kayısı Kiraz Üzüm Ahududu Armut Ananas Kavun Çilek Çok iyi bir folik asit kaynağı olan çilek aynı zamanda A ve C vitaminleri, manganez, demir, potasyum, fosfor ve selenyum gibi mineraller açısından da iyi bir kaynaktır. İçerdiği antioksidan vitamin ve mineraller sayesinde vücutta serbest radikallerin oluşumunu önleyerek kansere karşı koruyucu etki sağlar. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine yardımcı olur. Bunlara ek olarak yüksek oranda polifenol içeren çilek, bu sayede kan kolesterol seviyelerinin dengelenmesine ve böylece kalp ve damar hastalıklarının önlenmesine katkıda bulunur. Bu faydalarına ek olarak çilek, glisemik indeksi düşük olduğundan (kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olmadığından) diyabet hastalarının da ölçülü olmak şartıyla güvenle tüketebileceği meyveler arasında yer alır. 1 porsiyonu 5-6 adet orta boy çilekten (90 gr) oluşur ve 60 kaloridir. Karpuz Su içeriği oldukça fazla olan karpuz, yaz aylarında sıvı gereksiniminin karşılanmasına yardımcı olan oldukça sağlıklı bir meyvedir. ß-karoten ve likopen yönünden zengindir. C vitamini içeriği oldukça yüksek olan karpuz, diğer antioksidan vitamin ve mineralleri de bol miktarda içerir. Bu nedenle kansere karşı koruyucu etkiye sahiptir. Yüksek potasyum içeriği sayesinde kalp ve tansiyon hastalıklarına karşı da koruyucudur. 1 porsiyonu 3 ince dilim karpuzdan (200 gr) oluşur ve 60 kaloridir. Kayısı Diyet lifleri açısından oldukça zengin olan kayısının A vitamini ve ß-karoten içeriği oldukça yüksektir. Bu sayede göz sağlığının korunmasına yardımcı olur. C vitamini, potasyum ve bol miktarda lif içeren kayısı, hücreleri kanserleşmeye karşı korurken aynı zamanda sindirim sisteminin düzenlenmesine de yardımcı olur. Lifli olması aynı zamanda tokluk hissi de sağlayarak iştah kontrolünün sağlanmasına yardımcı olur, dolayısıyla kilo vermeyi kolaylaştırır. 1 porsiyonu 4 adet kayısıdan (120 gr) oluşur ve 60 kaloridir. Kiraz C vitamini ve potasyumdan zengin olan kiraz, enfeksiyonların önlenmesini sağlayarak vücudu hastalıklara karşı korur. Kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu etkiye sahiptir ve aynı zamanda kolesterolün düşürülmesine de yardımcı olur. İçeriğinde bulunan kuarsetin sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir, kansere karşı korur ve aynı zamanda alerjik hastalıkları önler. İdrar söktürücü etkiye sahip olan kiraz hem ödem atmaya hem de idrar yolu enfeksiyonlarının iyileştirilmesine yardımcı olur. 1 porsiyonu 15 adet kirazdan (90 gr) oluşur ve bu miktardaki kirazın enerji içeriği 60 kaloridir. Üzüm Lif açısından oldukça zengin olan üzüm bol miktarda C vitamini ve potasyum içerir. Kırmızı üzümün kabuk kısmında bulunan resveratrol, oldukça güçlü bir antioksidan olup E vitaminine göre 50 kat, C vitaminine göre ise 30 kat daha güçlü bir antioksidan etkiye sahiptir. Bu nedenle kansere karşı güçlü bir koruyucu etki sağlar. Yüksek lif içeriğiyle sindirim sisteminin düzenlenmesinde rol oynar. Aynı zamanda kalp ve damar hastalıklarına karşı da korur. Glikoz içeriğinin yüksek olması nedeniyle diyabet hastaları tarafından kontrollü olarak tüketilmelidir. 1 porsiyonu 1 küçük salkımdan (10 adet iri veya 20 adet küçük boyutlu) (60 gr) oluşur ve 60 kalori enerji içerir. Ahududu Sağlık açısından oldukça faydalı meyveler arasında yer alan ahududu A, C, E vitaminleri ve antosiyonin içerir. Yüksek antosiyanin içeriği sayesinde vücudu yaşlanmanın sebep olduğu etkilere karşı korur, enfeksiyonların gelişimini önler. Antioksidan içeriğinin yüksek olmasına bağlı olarak hücrelerin kanserleşmesini önler. Beyin ve sinir hücrelerinin korunmasına ve onarılmasına, aynı zamanda göz sağlığının da korunmasına yardımcı olur. İçerdiği flavonoidler sayesinde kemik ve eklem hastalıklarının iyileştirilmesine katkıda bulunur. 1 porsiyonu 1 su bardağından (200 gr) oluşur ve vücuda 60 kalorilik enerji sağlar. Armut Yaz meyveleri ve sarı meyveler arasında en sevilenlerden bir tanesi olan armut, C ve K vitaminleri ile bol miktarda potasyum içerir. Kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkiye sahiptir ve aynı zamanda tansiyonun düşürülmesine de yardımcı olur. Gribal enfeksiyonların ve bakteriyel kaynaklı pek çok hastalığın gelişimini önler ve vücudun savunma sistemini geliştirir. Yüksek lif oranı sayesinde hem tokluk hissi sağlar hem de sindirim sisteminin daha düzenli şekilde çalışmasına yardımcı olur. 1 porsiyonu 1 küçük boydan (100 gr) oluşur ve 60 kaloridir. Ananas Tropikal meyveler grubunda yer alan ananas oldukça faydalı bir meyvedir ve lif içeriği oldukça yüksektir. C ve B vitaminlerinin yanı sıra ve bromelain enzimi içerir. Bromelain enzimi, ananasın proteinleri sindirmek için kullandığı bir enzim olup insan vücudunda sayısız olumlu etkiye sahiptir. Yüksek bromelain içeriği sayesinde ananas proteinlerin vücutta kullanılabilirliğini arttırır, yara iyileşmesini hızlandırır, mide hastalıklarına karşı korur, enfeksiyonları önler ve hastalıklara bağlı gelişen ağrıların hafifletilmesine yardımcı olur. 1 porsiyonu 2 ince dilimden (200 gr) oluşur ve enerji içeriği 60 kaloridir. Kavun Sarı meyveler grubuna ait bir diğer yaz meyvesi olan kavun, bol miktarda A ve C vitamini ile yüksek oranda potasyum içerir. Hücre yenilenmesini ve yaraların iyileşmesini destekler. Yüksek su oranıyla sıvı ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olur. Kalp ve damar hastalıklarına karşı korur, cildin güzelleşmesini ve daha parlak bir görünüme kavuşmasını sağlar. Güçlü bir idrar söktürücüdür, bu sayede ödem atmaya ve idrar yolu enfeksiyonlarını önlemeye yardımcı olur. 1 porsiyonu 3 ince dilim kavundan (250 gr) oluşur ve vücuda 60 kalori enerji sağlar. Yukarıda sayılan yaz meyveleri ve diğer tüm meyveler mevsiminde, taze ve doğal olduğu sürece günlük ihtiyaç duyulan miktarlar dahilinde tüketilmelidir. Farklı vitamin ve mineraller içeren meyveler günlük beslenme planı içerisinde çeşitlilik sağlanarak tüketilerek mikro besin ögelerine duyulan ihtiyaçlar tam olarak karşılan
Gebeliğin başlangıcı ile birlikte kapsadığı yaklaşık 40 (bazen 42) haftalık süreçte tek amaç sağlıklı bir gebelik geçirmek ve sağlıklı bir bebek dünyaya getirmektir. Gebeliğin başlamasıyla birlikte düzenli olarak yapılacak bazı test ve taramalarda gebelik döneminde karşılaşılabilecek sorunlarında erken dönemde tespit edilmesi ve yüksek risk grubundaki gebeliklerin ayrıştırılması mümkün olabilir. Gebelikte takipler yapılırken mümkün olduğunca erken dönemde yapılmalı ve güvenilir sonuçlar elde edilebilecek tarama türleri uygulanmalıdır. Bazı tarama ve testler risk grubunda olan ve olmayan tüm gebelere uygulanırken bazı özel testler ve taramalar yalnızca yüksek risk grubunda olan gebelere uygulanır. Tarama testleri genellikle tam tanı koymak için yapılan testler değildir. Test sonucunda çıkan rakamlarla bahsi geçen hastalığa dair risk oranını gösterirler. Gebelik döneminde yapılan bu tarama testleri ile anormalliği bebeğin en erken vakitte tespit edilmesi sağlanır. Bu sayede anne ve bebek detaylı bir şekilde değerlendirilir. Doğum öncesi, doğum anında ve doğum sonrasında yaşanabilecek durumlara karşı hazırlıklı olması sağlanır. Bu yazıda anlatacağımız ve detaylarını paylaşacağımız taramalar ve testler tüm gebelerde standart olarak yapılan tarama ve testler değildir. Bazıları gebelik süreci boyunca her gebede uygulanırken bazıları gebenin durumuna, geçmişine, gebeliğin risk oranına ve gebelik sürecinde yaşadığı rahatsızlıklar ve belirtilerine göre uygulanır. Dolayısıyla okuyacağınız ve hakkında bilgi sahibi olacağınız tarama ve testler doktorunuz tarafından talep edilmediğinde tedirgin olmanıza gerek yoktur. Anlatılan hastalıklara ilişkin belirtiler hissettiğinizde mutlaka doktorunuzun fikrini almalı, gerekirse testler ve taramalar hakkında aklınıza takılanları kendisine yöneltmeli ve önerileri doğrultusunda testleri uygulamalısınız. Gebenin kontrollerine devam ettiği hastane dışında bağlı bulunduğu sağlık ocağı tarafından da izlemi yapılmaktadır. Birinci izlem: Gebeliğin 14. haftası içerisinde yapılır. İkinci izlem: Gebeliğin 18 – 24. haftaları içerisinde yapılır. Üçüncü izlem: Gebeliğin 30 – 32. haftaları arasında yapılır. Dördüncü izlem: Gebeliğin 36 – 38. haftaları arasında yapılır 40. haftada doğum gerçekleşmezse gebe izlemlerinin yapıldığı sağlık ocağı ya da aile sağlığı merkezindeki sorumlu hemşiresine mutlaka bilgi vermelidir. Gebelikte uygulanan tarama testlerinin sahip olduğu bazı temel özellikler şunlardır: Yapılan tarama testi ile aranan ciddi bir hastalık olmalıdır. Fetus ve anne için ciddi bir sorun oluşturmayacak hastalıkların taraması yapılmaz, bunun bir anlamı yoktur. Aranan hastalık nadir görülen bir hastalık olmamalıdır. Örnek vermek gerekirse Down sendromu için tarama testi yapmak mantıklıdır ancak akondroplaziyi (FGFR3 geninde ki bozukluklardan kaynaklanan kalıtsal bir cücelik tipi ) araştırmak için tarama yapmak çok mantıklı değildir. Tarama testi sonucunda ortaya çıkacak olan hastalığın bir önlemi ya da tedavisi olmalıdır. Yapılan tarama testi hasta tarafından kabul edilebilir olmalıdır. Örnek vermek gerekirse tarama testi yapmak amacıyla her durumda amniyosentez önerilmemelidir. Tarama testleri her kesimden gebeye uygulandığı için kolay ulaşılabilir ve uygun fiyatlı olmalıdır. Yapılan tarama testi güvenilir olmalıdır. Testin pozitif sonuçlanması durumunda yapılacak işlemler netleştirilmiş olmalıdır. Gebelikte Yapılan Tarama ve Testler Kan grubu ve antikor tayini: Gebelik uzun ve dönem dönem riskli olabilecek bir süreçtir. Herhangi bir durumda bir kanama meydana gelebilir. Kanamanın dışında kan uyuşmazlığı olup olmadığını da belirlemek gerekir. Bu sebeple gebeliğin başlangıcında mutlaka kan grubu antikor testi yapılmalıdır. Özellikle annenin Rh (-) babanın Rh (+) olduğu durumlarda kan uyuşmazlığı söz konusu olabilir. Bebek Rh (+) iken çok çok az miktarda bile annenin kanına karışırsa bu risk yaratır. Annenin bağışıklık sistemi kendi kanında bulunan kırmızı kan hücrelerinden farklı olan çocuğun kırmızı kan hücrelerine karşı antikor üretir. Klasik kan uyuşmazlığında annenin oluşturduğu antikorlar ikinci gebelikte, bebek dolaşımına plasentadan geçerek kan hücrelerini öldürmeye başlar. Bebek dolaşımına geçen antikor miktarı ile doğru orantılı olarak bebeğin anne karnında kansızlığa bağlı kalp krizi söz konusu olabilir ve bebek ölümleri görülebilir. Annenin bağışıklık sistemi bir kez uyarıldığında bu vücut yabancı kan hücrelerine karşı antikor ürettiği için kan uyuşmazlığının tespiti oldukça önemlidir. Bu uyaran hiç oluşmadan sorunu tespit edip uygun önlemler alınmalıdır. Hemogram kontrolü: Gebelikte kansızlığa ( anemi ) bağlı gelişebilecek risklerin önlenmesi açısından hemogram kontrolü oldukça önemlidir. Kan değerlerinin düşüklüğü, eksikliği demir eksikliğinden kaynaklanabileceği gibi çeşitli anemi türlerinden de ( megaloblastik anemi, pernisiyöz anemi, oral hücreli anemi, thalasemi, maligniteler ) olabilir. Torch taraması: TORCH terimi bu hastalığa sebep olan etkenlerin baş harflerinden oluşan bir terimdir. Toksoplazma, rubella, sitomegalovirüs, herpes simpleks ve HIV etkenlerinin bir arada incelenmesini anlatır. Bu teste sifiliz testi de dahil olduğunda TORCHS taraması adını alır. Bu test hem yenidoğan bebeklerde hem de kapsadığı hastalıklardan herhangi birinin belirtilerini gösteren gebede uygulanır.Bu hastalıklardan herhangi biri sebebiyle enfekte olmuş olarak doğan bebeklerde sağırlık, katarakt, kalp defektleri, nöbetler, mental retardasyon, sarılık veya düşük trombosit problemleri görülebilir. Torch testinde bu hastalıklara ait antikorlar taranır ve kişinin yakın zamanda ya da geçmişte enfekte olma durumu ve bu enfeksiyona hiç maruz kalmamış olması hakkında bilgi verir. Toksoplazma: Genellikle ağız yoluyla bulaşan bir parazittir. Tam olarak pişmemiş etten, iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerden, iyi pişmemiş ya da çip yumurtadan ve kedi dışkısından bulaşır. Kedi dışkısından hava yoluyla bulaşmaz, dışkı ile temas sonrasın ağızdan bulaşır. Gebelerde uygulanan toksoplazma testi kedilere de uygulanabilen bir testtir. Test sonucunda ortaya çıkan IGG ve IGM değerlerine göre kedinin geçmişte ve yakın zamanda bu paraziti taşıyıp taşımadığı hakkında bilgi verir. Rubella: Rubella kızamıkçık olarak da bilinen bir virüs türüdür. Bu virüsün yan etkileri çocuklarda daha hafiftir ancak fetüse bulaşması durumunda ciddi doğumsal defektlere ( kusurlara ) yol açabilir. CMV: Sitomegalovirüs veya CMV herpes olarak adlandırılan virüs grubunun bir parçasıdır. Yetişkinlerdeki belirtileri grip virüsüne benzer ancak fetüste epilepsi, işitme kaybı ve mental retardasyona ( zihinsel engellilik ) sebep olur. Herpes Simpleks: Bu virüs genellikle doğum sırasında anneden bebeğe doğum kanalından iletilir. Ancak fetüsün uterus ( rahim ) içinde enfekte olabilmesi de mümkündür. Bu enfeksiyondan kaynaklanan sinir sistemi ile ilişkili belirtiler genellikle bebeğin doğmasından sonraki ikinci haftada ortaya çıkar. HIV: HIV Aids’e neden olan virüstür. Henüz tam bir tedavisi söz konusu değildir. Hepatit: Tüm gebelerde gebelik başlangıcında HBs AG taraması yapılmalıdır. HBs AG Hepatit B yüzey antijenidir. Bu antijenin pozitif olması durumunda gebenin Hepatit B virüsü ile karşılaşmış olduğunu gösterir. Riskli kategorisinde değerlendirilen gebeliklerde üçüncü trimesterda tekrarlanabilir. Bu sayede iki tarama testi arasında yeni bir enfeksiyon oluşup oluşmadığı tespit edilmiş olur. Hepatit B virüsü ( HBV ) vücut sıvıları ( anne sütü, kan, sperm, oral salgılar, vajinal salgılar ) aracılığıyla bulaşan bir virüstür. Tüm kronik Hepatit B enfeksiyonlarının % 40’ının nedeni anne – infant ( bebek ) geçişidir. Hepatit B virüsü enfeksiyonlu hastaların % 75’i asemptomatiktir. Asemptomatik hastalıklarda belirtiler sonradan ortaya çıkabilir ve buna bağlı olarak hastanın durumu kötüleşebilir. Bunun tam tersi olarak hastalık iyi huylu çıkabilir ve hiç belirti çıkmadığı durumlar da olabilir.
Diş eti çekilmesi, dişleri saran diş eti dokusunun dişi yada diş kökünü açığa çıkartarak geri çekilmesidir. Diş eti çekilmesi sonucunda dişler ve diş eti çizgisi arasında “cepler” veya boşluklar kaynaklanır. Bu boşluklara, hastalığa neden olabilecek bakteriler kolayca birikebilir. Diş eti çekilmesi tedavi edilmediği takdirde, dişleri destekleyen doku ve kemik yapıları ciddi şekilde hasar görebilir ve diş kaybı gerçekleşebilir. Diş eti nedir? Diş etleri yada gingiva, her dişi boyun kısmının çevreında ve dişin görünen kısmının altında bir yaka benzer biçimde saran pembe renkli bir dokudur. Diş etleri kan damarları açısından zengindir ve diş köklerini korur. Diş etleri çene kemiğine yapışık durumdadır. Diş eti çekilmesi nedir? Diş eti çekilmesi yaygın bir diş problemidir. Her yaşta insanda gözlenebilir. Çoğu insan diş etlerinde çekilme bulunduğunu fark etmeyebilir, çünkü diş eti çekilmesi yavaş yavaş gerçekleşir. Diş eti çekilmesi farklı nedenlere bağlı olarak oluşabilir. Bu problemin tedavisi altta yatan etmene bağlı olduğundan diş eti çekilmesinden şüpheleniyorsanız, süre geçirmeden bir diş hekimine başvurmanız gerekmektedir. Diş eti çekilmesinin belirtileri nelerdir? Diş eti çekilmesinin ilk emaresi genellikle dişlerde hissedilen hassasiyettir. Bunun haricinde diş eti çekilmesinin belirtileri aşağıdaki gibi sıralanabilir: Diş etlerinde, diş fırçalarken veya düzgüsel zamanlarda görülen kanama Sert yiyecekler yerken (elma, armut şeklinde) gözlenen kanama Dişin normalden daha uzun gözükmesi Diş etlerinde gözlenen kızarıklık veya şişkinlik Diş etleri niçin çekilir? Aşağıda, diş etlerinin çekilmesine neden olabilecek biroldukça unsur sıralanmıştır: Periodontal hastalıklar: Bunlar diş eti dokusunu ve dişlerinizi yerinde tutan kemiği tahrip eden bakteriyel diş eti enfeksiyonlarıdır. Diş eti hastalığı, diş eti çekilmesinin ana nedenidir. Genetik etkisinde bırakır: Bazı insanoğlu diş eti hastalığına karşı daha duyarlı olabilir. Yapılan araştırmalar toplumun %30’unun yapmış oldukları diş bakımından bağlarımsız olarak diş eti hastalığına yatkın olabileceğini göstermektedir. Yanlış ve sert diş fırçalama: Dişlerinizi çok sert veya yanlış bir şekilde fırçalarsanız, dişleri koruyan yapının (diş minesi) yıpranmasına ve diş etlerinizin çekilmesine neden olabilirsiniz. Yetersiz diş bakımı yapmak: Yetersiz ve azca sıklıkta fırçalama, antibakteriyel gargara ile çalkalamama, diş ipi kullanmama şeklinde etmenler özellikle dişlerin içinde bulunan plakların tartar denen diş eti taşlarına dönüşmesini kolaylaştırır. Tartarlar dişlerinize ve diş etlerinize yapışan çok sert yapılı maddelerdir ve yalnız ustalaşmış diş temizliği ile çıkartılabilirler. Bu tartarlar diş eti çekilmesine yol açabilir. Hormonal değişimler yaşamak: erişkinlik yahut bir hanımın yaşamı boyunca hormon seviyelerinde dalgalanmaya yol açan hamilelik, emzirme ve menopoz şeklinde vakalar diş etlerinin daha duyarlı olmasına niçin olabilir. Bu durumlarda diş eti çekilmesi daha sık gözlenmektedir. Tütün ürünleri kullanmak: Tütün kullanıcılarının, dişlerinde çıkarılması zor olan ve diş eti çekilmesine neden olabilecek yapışkan plaklara sahip olma mümkünlığı daha yüksektir. Dişleri gıcırdatmak ve sıkmak: bazen kendiniz fark etmeseniz bile özellikle stres yaşamış olduğunız dönemlerde dişlerinizi sıkabilirsiniz. Dişlerinizi sıkmak veya gıcırdatmak dişlerinize çok fazla kuvvet uygulayarak diş etlerinin çekilmesine niçin olabilir. Çarpık dişler veya yanlış hizalanmış bir ısırık: Dişler hizalı bir şekilde bir araya gelmediğinde, diş, diş etleri ve kemiğe çok fazla basınç gelmiş olarak zamanla diş eti çekilmesine neden olabilir. Dudak veya dile piercing yaptırmak: Bu bölgelere takılan bir takı, diş etlerine devamlı temas ederek diş eti dokusunun yıpranmasına ve tahriş olmasına niçin olabilir. Diş eti çekilmeniz yalnız piercing ile temas eden bölgelerde gözleniyor ve diğer dişlerde diş eti çekilmesi gözlenmiyorsa, piercinginizi çıkarmayı deneyebilirsiniz. Diş eti çekilmesi tedavisi nasıl yapılır? Hafifçe diş eti çekilmesi tedavisi, diş hekimi tarafınca etkilenen bölge derinlemesine temizlenerek yapılır. Derin temizlik esnasında, diş eti çizgisinin altındaki dişlerde ve kök yüzeylerinde oluşan plak ile tartar dikkatlice çıkarılır ve açıkta kalan kök alanı bakterilerin tutunmasını zorlaştırmak için düzgünleştirilir. Diş hekiminiz lüzumlu görürse, kalan zararlı bakterilerden kurtulmak için antibiyotik de reçeteleyebilir. Diş eti çekilmeniz, fazla kemik kaybı ve çok derin cepler nedeniyle derinlemesine temizlikle tedavi edilemeyecek kadar ciddiyse, diş eti çekilmesinin neden olduğu hasarı onarmak için diş eti ameliyatı gerekebilir. Kimler diş eti çekilmesi riski altındadır? Her ne kadar diş eti çekilmesinin her yaşta gözlendiği bildirilse de; yaş, diş eti çekilmesinde bir risk unsurü olarak görülmektedir. 65 yaşından büyük kişilerin yaklaşık %88’inde minimum bir dişte, diş eti çekilmesi vardır. Sigara içen ve tütün ürünlerini kullanan kişilerde de artan diş eti çekilmesi riski vardır. Ailede diş eti çekilmesi öyküsü var ise dikkatli olunmalıdır çünkü genetik, diş eti çekilmesinde önemli bir faktördür. Diyabet, diş eti çekilme riskini artırabilen kronik bir hastalıktır. Diş eti çekilmesini tedavi etmek için hangi tip cerrahi kullanılır? Diş eti çekilmesini tedavi etmek için aşağıdaki cerrahi prosedürler kullanılır: Açık flep operasyonu: Bu prosedür sırasında, diş hekimi etkilenen diş eti dokusunu geriye katlar, zararlı bakterileri ceplerden uzaklaştırır ve sonrasında diş eti dokusunu, diş kökü üzerindeki yerine sıkıca sabitleyerek oluşan boşlukları küçültür veya tamamen giderir. Yönlendirilmiş doku rejenerasyonu: Dişlerinizi destekleyen kemik, diş eti çekilmesi sonucu tahrip olmuşsa, kaybedilen kemiği ve dokuyu yeniden oluşturma prosedürü önerilebilir. Cep derinliğini azaltmada olduğu şeklinde, diş hekiminiz, diş eti dokusunu geriye katlar ve bakterileri giderir. Bir membran, greft dokusu yada doku stimüle edici protein gibi rejeneratif bir materyal bu bölgeye uygulanır. Rejeneratif araç-gereç yerine konulduktan sonrasında, diş eti dokusu diş veya dişlerin köküne sabitlenir. Yumuşak doku grefti: Çeşitli tipte diş eti doku grefti prosedürleri vardır sadece en yaygın şekilde kullanılan bağ dokusu greftdir. Bu prosedürde, üst damaktan ya da başka bir verici bölgeden doku alınır ve açıktaki kökü saran diş eti dokusuna dikilir. Diş hekiminiz, bireysel gereksinimlerinize bakılırsa kullanılacak en iyi prosedür tipini sizin için belirleyecektir. Diş eti çekilmesi iyi mi önlenir? Diş eti çekilmesini önlemenin en temel yolu, diş bakımını tam ve düzenli yapmaktan geçer. Her gün dişlerinizi fırçalayın ve diş ipi ile temizleyin ve yılda minimum iki defa yada önerildiği şekilde diş hekiminizi ziyaret edin. Diş eti çekilmeniz varsa, diş hekiminiz sizi daha sık görmek isteyebilir. Her vakit yumuşak kıllı bir diş fırçası kullanın ve diş hekiminizden, dişlerinizi fırçalamanın doğru yolunu göstermesini isteyin. Diş eti çekilmesini önlemenin diğer yolları şunlardır: Sigara yahut başka bir tütün ürünü kullanıyorsanız, zaman geçirmeden bırakın. Dengeli ve sağlıklı bir diyet yapın. Ağzınızda oluşan değişiklikleri yakından takip edin ve dikkatsizlik etmeyin. Dişlerinize iyi bakarak, sonsuza dek sağlıklı bir gülümsemeye haiz olabilirsiniz. Sağlıklı günler dileklerimizle.
Diyabet; barışık olunması gereken, nazlı bir hastalık. Aldığınız besinlerin türlerine dikkat etmeniz gerekiyor. İşte diyabetliler için beslenme önerileri… Diyabet veya şeker hastalığı, pankreasın yeteri kadar insülin salgıla yamaması ve yeterli derecede insülin kullanamaması sonucu oluşan bir hastalıktır. Tam olarak iyileşmenin görülmediği bu hastalık, bir ömür boyu devam eder. Hastalığa bağlı oluşması muhtemel bazı sorunlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Uygun bir diyet programı ile hastalıkla barışık yaşayabilirsiniz. Hazır gıdalardan uzak durarak annelerinizin yemeklerine dönmeniz gerekiyor. Makalemizde, diyabete uygun beslenme önerilerini ve tüketilmemesi gereken besinlerle ilgili bilgileri bulabilirsiniz. Beslenme Önerileri Diyabet hayatınıza girmişse, sağlıklı gıdaları uygun miktarlarda ve düzenli yemek saatlerinde tüketebileceğiniz “diyabet diyeti” uygulamanız gerekir. Diyabet diyeti, besin öğeleri açısından zengin, yağ ve kalorisi az sağlıklı beslenme planıdır. Anahtar besinler; meyveler, sebzeler ve tahıllardır. Aslında bir diyabet diyeti, herkes için en iyi yemek planıdır. Madde madde sırlayacağımız öneriler, her insan için sağlıklı beslenme diyeti olarak da kullanılabilir. Omega 3 Yağ Asitleri: bu esansiyel yağ asitleri vücut tarafından üretilememektedir, dolayısıyla farklı gıdalar aracılığıyla vücuda aktarılmaktadır. Omega 3 yağ asitleri şeker hastalığının yol açtığı kalp ve damar rahatsızlıklarını önlemek amacıyla oldukça önemlidir. Zeytinyağı: iyi kolesterolü yükseltir ve damar tıkanıklığına karşı koruma sağlar. Beraberinde İnsülin direncini azaltır ve kan şekerinin stabilize olmasına yardımcı olur. Sebze ve meyve grubundaki gıdalar içerdikleri zengin vitamin ve minerallerin yanı sıra lifli yapıya sahiptirler. Bu lifli yapıları sayesinde de kan şekerinin dengelenerek sabit kalmasına yardımcı olurlar. Lahana, karalahana, portakal, ıhlamur, limon, brokoli, turp, şalgam, greyfurt, ıspanak bu grupta ön sırada gelen besinlerdendir. Bu sebze ve meyveleri tüketirken tuz ve sos içermemelerine dikkat etmek gerekir. Aynı zamanda yüksek oranda tuz içerdiği için konserve formunda da tüketilmemelidir. Üzüm çekirdeği ve yeşil çay, şeker hastalarının kullanabileceği ilaç dışı güçlü tedavi araçlarından ikisi. Bu gıdalar vücutta İnsülin etkinliğini arttırıyor ve diyabet sonucu ortaya çıkan hastalıkların engellenmesinde etkin rol oynuyor. Üzüm çekirdeği aynı zamanda güçlü bir antioksidan kaynağı ve uzmanlar tarafından aç karna tüketilmesi öneriliyor. Krom vücuttaki İnsülin etkinliğini arttırdığı için diyabetli hastalarda tüketilmesi gereken mineraller arasında yer alıyor. Beta glukan şekere bağlanarak geç emilmesini sağlıyor dolayısıyla ani yükselmeleri önlüyor. Yulaf ezmesinin içerisinde bol miktarda beta glukan bulunuyor. Şeker hastaları yulaf ezmesini süt ve yoğurtla birlikte tüketebiliyorlar. Ayrıca meyvelerin üzerine serpilecek tarçın ya da çayla tüketilecek çubuk tarçın da şekerin düşürülmesinde etkin rol oynuyor. Bakliyat grubundaki ürünler içerdikleri yüksek oranda lifle şekerin kana karışma hızını düşürürler ve kan şekerinin kontrolünü desteklerler. Aynı zamanda besinlerden gelen kolesterol emilimini yavaşlatarak kalp hastalıkları riskini de düşürürler. Domates suyu şeker hastaları içi başarılı bir kan sulandırıcıdır. İçeriklerinde tuz barındıran konsantre ürünler yerine taze sıkılmış domates suları tüketilmelidir. Sarımsak, şeker hastalığının yol açabileceği kalp ve damar hastalıklarına karşı güçlü bir koruma sağlar. Hastalığın teşhisi, beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz anlamına geliyor. Yeme düzeninde ihtiyaç duyulan değişikler, uzman bir diyetisyenin önerileri dikkate alınarak uygulanmalı. Şeker hastaları öğün atlamamalı; her gün düzenli öğünleri olmalı. Şeker hastalarının tükettiği besin veya gıdaların etiketleri incelenerek, içerikleri öğrenilmeli. Besinlerin kalori ve yağ oranları, tatlandırıcı kullanılmışsa cinsi mutlaka bilinmeli. Yani şeker hastaları ne tükettiğini bilmeli… Diyet programınız için sağlıklı karbonhidratlar seçin. Sindirim sırasında şekerler (basit karbonhidratlar) ve nişastalar (kompleks karbonhidratlar) kan glikozuna dönüşür. Meyveler, sebzeler, tam tahıllar, baklagiller (fasulye, bezelye ve mercimek gibi) ve az yağlı süt ürünleri gibi sağlıklı karbonhidratlara odaklanın. Şeker tüketimini tamamen bırakmanız gerekmiyor. Ancak şeker başta olmak üzere tükettiğiniz tüm besinleri ölçülü kullanmalısınız. Şeker hastalarına tavsiye edilen en önemli besin, sudur. Günde en az 1,5 ila 2 litre su tüketmelisiniz. Çaylar, kahveler, meyve suları, bu miktara dahil edilmemeli… Haftada en az iki kez kalp sağlığınız için balık yiyin. Balık, yağlı etlere iyi bir alternatif olabilir. Örneğin morina, ton ve trança balıkları; kırmızı et ve kümes hayvanlarına göre daha az yağ, doymuş yağ ve kolesterol içerir. Somon, uskumru, ton balığı, sardalya ve lüfer gibi balıklar, kan yağlarını düşürerek kalp sağlığını geliştiren “Omega-3” yağ asitleri bakımından zengindir. Kızartmalar, yağda değil ızgarada kızartılmalı. Yağsız et, süt, peynir ve yoğurt tercih edilmeli. Yağsız yoğurt, kan şekerini kontrol altında tutar. Hamur tatlılar yerine sütlü ve meyveli tatlılar, tavsiye edilen miktarlarda tüketilmesi. Bu tür tatlılar yerine sadece meyve tüketilmesi daha sağlıklı bir beslenme tercihidir. Karpuz, kavun, muz ve balkabağı gibi şeker oranı yüksek meyveler, az miktarlarda yenilmeli. Ağırlıklı olarak lifli ve posalı yiyecekler tüketilmeli. Lifli gıdalar, vücudunuzun sindirimini ve kan şekeri düzeylerini kontrol etmeyi kolaylaştırır. Lif düzeyi yüksek gıdalar; sebze, meyve, fındık, baklagiller (fasulye, bezelye ve mercimek), yulaf, buğday unu ve buğday kepeği gibi gıdalardır. Tekli doymamış ve çoklu doymamış yağ içeren gıdalar kolesterol seviyenizi düşürmenize yardımcı olabilir. Avokado, badem, ceviz, ceviz, zeytin ve kanola, zeytin ve fıstık yağı bu tür yağlardır. Ancak bütün yağlar kalorili olduğu için aşırıya kaçılmamalı. Şeker hastalarının tüketebileceği diğer gıdaları şöyle sıralayabiliriz; elma, kuşkonmaz, avakado, yaban mersini, brokoli, havuç, kızılcık, keten tohumu, lahana, fındık, yulaf ezmesi, kinoa, ahududu, greyfurt, kırmızı soğan, kırmızı biber, soya, ıspanak, çay, domates, kepekli pirinç, kepekli ve çavdarlı ekmek… Hangi Besinler Tüketilmemeli Diyabet, damar tıkanıklığı ve damar sertliği gelişimini hızlandırarak kalp hastalığı ve inme riskini arttırır. Bu anlamda diyabet hastalarının aşağıdaki besinlerden kaçınması gerekiyor. Şeker hastaları; bal, reçel, marmelat, pekmez, dondurma, kremşanti gibi gıdalardan uzak durmalıdır. Margarin ve tereyağı gibi doymuş yağlar, şeker hastaları için uygun yağlar değil. Yağ tüketimi miktarı, şeker kadar önemli bir ayrıntı. Yüksek yağlı süt ürünleri ve sığır eti, sosisli sandviç, sucuk, sosis ve domuz eti gibi hayvan proteinleri diyabet hastalarının kaçınması gereken doymuş yağlar içerir. Tuz ve tuzlu besinler ve bol yağ içeren kuruyemişlerden uzak durulmalı. İçeriği tam olarak bilinmeyen işlenmiş hazır gıdalar, şeker hastaları için “sinsi” besinlerdir. Hazır çorbalar, bulyonlar, çikolatalar, bisküviler gibi çok sayıda hazır gıda, şeker hastaları için sorun çıkarabilir. Hamur işleri ve hamur tatlıları tercih edilmemeli. Kılıçbalığı ve uskumru gibi cıva oranları yüksek kızarmış balıklardan kaçının. Yüksek yağlı süt ürünleri, yüksek yağ proteinleri içeren gıdalar, yumurta sarısı, karaciğer gibi sakatatlar kolesterol bakımından zengindir. Alkollü içecekler, diyabet diyetini bozarak vücut dengesini alt üst eder. Bütün alkollü içecekler, her insan için olduğu gibi şeker hastaları için de en büyük düşmandır. Alkol, diyet hastalarında ağır hipoglisemiye yol açabilir. Şeker hastalarının tüketmemesi gereken bazı besinler de şunlardır; helva, dondurma, kurabiyeler, kurutulmuş meyveler, kavrulmuş besinler, pastırma, salam, sucuk, kola gibi şekerli ve gazlı içecekler, meşrubatlar, boza, sıcak çikolata, salep, meyveli şerbetler, hazır meyve tozları, tavuk derisi, ketçap, mayonez, soslar, iç yağı, kuyruk yağı, turşu, salamuralar, kahvaltılık gevrekler, beyaz pirinç, konserve, patates kızartması… Şeker Hastaları İçin Diğer Öneriler Şeker hastaları düzenli egzersiz yapmalı. Egzersiz ve spor, kan şekerinin kontrol altına alınmasını sağlar. Aynı zamanda kan dolaşımını hızlandırarak kilonun kontrol altına alınmasına katkı sağlar; kan yağlarının miktarlarını düşürür. Aşırı egzersiz ve spor, şeker hastaları için tehlike arz eder. Ağır tempoda yürümek, merdiven inip çıkmak gibi egzersizler, idealdir. Yüksek kolesterol içeren gıdalar ya az tüketilmeli, ya da kaçınılmalı. Günlük 200 miligramdan fazla kolesterol almamayı hedefleyin. Bir günde 2,3 gramdan az sodyum almayı hedefleyin. Günde 3 gramdan fazla tuz tüketmemeye gayret gösterin. Bununla birlikte, aynı zamanda hipertansiyonunuz varsa günde 1,5 gramdan daha az sodyum almalısınız. Yemeklerinizi evde yemeye gayret edin ve mümkünse kendiniz hazırlayın. Dışarıda yiyeceğiniz bir öğün, diyetinizi bozabilir. Günlük kalori alımına dikkat edin. Her gün aynı düzeyde kalori almalısınız. Farklı oranlarda kalori alımı, kan şekeri dengenizi bozar. Atıştırmalık olarak ceviz ve badem gibi kuruyemişleri tercih edin. Bir kilo sebze yemeği için en fazla 2 yemek kaşığı yağ kullanın. Çay veya kahveleri yemeklerden en az 1 saat sonra için. Günde en fazla 2 kahve veya 3-4 bardak açık çaydan fazlasını tüketmeyin. Şeker oranı yüksek meyveler yerine ekşi meyveler tercih edin. Şeker Hastalığı ve Diyet Diyabetiniz varsa, doktorunuz büyük olasılıkla sağlıklı bir beslenme planı geliştirmenize yardımcı olması için bir diyetisyene başvurmanızı tavsiye edecektir. Diyetisyenin önereceği beslenme planı; kan şekerinizi (glikoz) kontrol etmenize, kilonuzu yönetmenize ve yüksek tansiyon ve yüksek kan yağları gibi kalp hastalığına yönelik risk faktörlerini kontrol etmenize yardımcı olur. Aşırı kalorili ve yağlı besinler tükettiğinizde vücut, kan şekerinde istenmeyen bir artış oluşturarak, tepki verir. Kan şekeri kontrol altında tutulmazsa tehlikeli seviyede yükselen kan şekeri seviyesi (hiperglisemi); sinir, böbrek ve kalp hasarı gibi uzun vadeli komplikasyonlar oluşturabilir. Sağlıklı gıda tercihleri ​​yaparak ve yeme alışkanlıklarınızı takip ederek kan şekeri seviyenizi güvenli bir düzeyde tutmanızı sağlamalısınız. “Tip 2” diyabetli çoğu insan için kilo kaybı aynı zamanda kan şekeri kontrolünü kolaylaştırabilir. Ayrıca sağlık açısından bir dizi yararlar sunabilir. Kilo vermeniz gerekiyorsa, bir diyabet diyeti, güvenli bir şekilde hedefinize ulaşmak için besleyici bir yol olabilir. Sağlıklı bir diyabet diyeti, normal zamanlarda günde üç öğün yemek yenmesine dayanır. Bu diyet, vücudunuzun, ürettiği insülini daha iyi kullanmasına yardımcı olur. Bu konuda uzman bir diyetisyen, sağlık hedeflerinize, beslenme tercihlerinize ve yaşam tarzınıza dayanan bir diyet hazırlanmasına yardımcı olabilir. Yeme alışkanlıklarınıza, vücut boyutlarınız ve ağırlığınıza, fiziksel aktivitelerinize göre bir diyet programına ihtiyacınız olduğunu unutmayın! Diyabet Hakkında Kısa Notlar Günümüzde her 5 kişiden biri, diyabet hastasıdır. Şeker hastalığı bulaşıcı değil, kroniktir. Kronik bir hastalık olması sebebiyle şeker hastaları bu hastalıkla yaşamayı öğrenmek zorunda kalır; hayat düzenlerini bu hastalığın gerektirdiği durumlara göre ayarlar. Hastalığı tam olarak tanıyarak, günlük yeme alışkanlıklarını düzenleyerek ve kan şekeri ile ilgili belirtilere bağlı bir takım önlemler alarak hastalıkla iyi geçinebilirsiniz! Obezite, diyabetin en önemli tetikleyicisidir. Diyabet hastalarının yüzde 80’i obezdir. Obezite süresi uzadıkça diyabete yakalanma riski artar. Kilo veren diyabet hastasının kan şekeri normal düzeye iner, insülin direnci ve kolesterolü azalır. 2035 yılında “Tip-2” diyabet hastası sayısının dünya genelinde 600 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. Haftada toplam 150 dakika spor veya fiziksel aktivite yapmak diyabet riskini ciddi oranda azaltır.
Doğum sonrası fazla kilolar birçok annenin en büyük derdi haline gelebilir. Doğumdan önce alınan kiloların verilmesi tahmin edildiği kadar kolay olmayabilir. Doğum sonrası vücuttan atılan sıvılar, bebeğin ağırlığı sayesinde vücut yaklaşık 5 kilodan kurtulmuş olur. Oysaki bir çok anne, doğumdan sonra fazla kiloların çabucak verileceğini zanneder. Ama bu kiloları atmak zordur ve bir süre için de bu kilolardan kurtulmak tavsiye edilmez. Çünkü doğumdan sonra annelerin umduklarından daha fazla işleri olabilir. Bu dönemde daha yorgun hissedilebilir ama sağlıklı öğünler ve atıştırmalıklar yemeye dikkat etmek gerekir. Neyin ne kadar yeneceği konusunda bilinçli tercihler yapmak da önemlidir. Anneler, çocuksuz kadınlara nazaran daha fazla tatlandırılmış içecek, kalori ve doymuş yağ tüketirler. İyi beslenme sadece anne sağlığı açısından değil, (eğer emziriyorsanız) bebeğin sağlığı için de önemlidir. Yediklerin önemli ölçüde azaltılması, öğün atlamak ve moda diyetlerden birini yapmak yerine, sağlıklı besinler tüketilmelidir. Akıllı tercihler yapmak, kilo vermeyi kolaylaştırdığı gibi annenin ve bebeğinizin sağlıklı olmasını da sağlar. Bu dönemde dikkat edilebilecek birkaç beslenme ve kilo verme önerisi şöyle; Sebze, meyve ve tam tahıllı besinlere odaklanın. Taze meyve ve sebze ve tam tahıllı ürünler gibi lif bakımından zengin besinler hem anneleri uzun süre tok tutar, hem de besin değerleri yüksektir. Diğer besin değeri yüksek yiyecekler arasında az yağlı süt, peynir ve yoğurt gibi az yağlı süt ürünleri de sayılabilir. Derisi alınmış kümes hayvanları, balıkların çoğu, fasulye, yağsız biftek ve domuz eti, önemli protein kaynaklarıdır. Aklınız çelinmesin. Elinizin altında sağlıklı yiyecekler bulunsun. Abur cubura meraklıysanız, o tür yiyecekleri evinize sokmayın. Bu yiyeceklerde bulunan doymamış yağlar, tatlandırıcılar doğumdan yeni kalkmış annelerin vücutları için diğer kadınlardan daha fazla tehlike arz etmektedir. Küçük porsiyonlar tüketin. Günde 3 büyük öğün yemek yerine, az az ve sık sık yemek daha doğrudur. Öğünlerin atlanmamasına önem verilmelidir. Sebze ve meyve miktarına sınır koyulmamalıdır ki böylece yaşamsal önemi olan besinlerden yoksun kalmak engellenebilir. Sadece aç olduğunuz zaman yiyin. Sinirli ve kaygılı durumlarda veya sadece yemek vakti geldi diye yemek yemek yanlıştır. Annelerin kendilerini oyalayacak başka şeyler bulması gerekebilir. Bebekle yürüyüşe çıkmak, bir arkadaşı çağırmak ya da sevilen bir dergi ya da kitabı okumak işe yarayabilir. Yorgunluğun açlık kisvesine bürünebileceği unutulmamalıdır. Yürüyüşe çıkın. Yürüyüş, forma girmenin en iyi yollarından biridir. İstenilen zamanda istenilen yerde yürümek mümkündür. İhtiyaç duyulan tek alet, bir çift rahat ayakkabıdır. Annenin kendi başına, bebeğiyle, eşiyle veya bir arkadaşıyla yürüyüşe çıkması faydalıdır. İşin içine bebeği de katın. Eğer egzersiz yapmak için vakit bulmada zorlanılıyorsa, işin içine bebeği katmak bu sorunu çözebilir. Bebeği pusete veya portbebeye koyup günlük yürüyüşe çıkılabilir. Koşmak tercih ediliyorsa, bebekler için tasarlanan koşucu pusetlerinden alınabilir. Yerde esneme hareketle
Tek Kullanımlık Sünnet Aletleri yani “klamp” yöntemi, son yıllarda yaygın olarak uygulanan ve kesilecek olan sünnet derisinin ilk önce plastik bir kıskaçla sıkıştırılıp, sonra kesilmesine dayanan bir sünnet tekniğidir. Tek Kullanımlık Sünnet Aleti sünnet derisini sıkıca tuttuğu için kesilirken kanama riski bulunmaz. Dokuları Tek Kullanımlık Sünnet Aleti ile sıkıştırıp sonra kesme prensibi yıllardır bebeklerin göbek kordonunu keserken kullanılmaktadır. Yeni doğan bebeğin kordonu kesilirken artık dikiş kullanılmaz, bunun yerine plastik tokabenzeri bir klipsle kordon tutturup sonra kesilir. Sünnette kullanılan Tek Kullanımlık Sünnet Aleti , göbek kordonuna uygulanan klipsin, penise uyarlanmış şekli olarak tanımlanabilir. Belirtmek isterim ki, uygulanan bu yöntem cerrahi prensiplere tamamen uygundur. Buradaki hedef, kesilen yara dudaklarının bir arada tutulmasıdır. Günümüzde, bu hedefe ulaşmak için, dikişe alternatif olarak kullanılan birçok materyal bulunuyor. Örneğin kafa kesiklerinde dikiş yerine steril bantlar (steril strip) kullanılıyor. Bu bantlar yardımıyla bir araya getirilen yara uçları 4-5 gün içerisinde iyileşiyor. Büyük ameliyatlarda uzun yaraları kapatmak için tel zımbalar(stapler), kısa yaralarda doku yapıştırıcısı (fibrin glue) kullanılıyor. Dikişe alternatif olarak kullanılan bu malzemelerin tek görevi yara kenarlarını uç uca getirmek ve bir süre için bu pozisyonda tutmak. Tek Kullanımlık Sünnet Aletlerinin sünnetteki görevlerinden birisi yara dudaklarını bir arada tutmaktır. Dikiş, çelik zımba, sterilbant, doku yapıştırıcısı veya Tek Kullanımlık Sünnet Aleti gibi tüm materyaller yaraları kapatmak için sadece birer araçtır. Amaç, vücuda zarar vermeden yara uçlarının bir araya getirilmesidir. Sünnet için bu amaca en uygun materyal, daha uygunu keşfedilene kadar Tek Kullanımlık Sünnet Aleti olarak adlandırılan plastik klampler olarak görünmektedir. Tek Kullanımlık Sünnet Aleti klamplar, çocuğun penis boyuna göre küçük numaradan başlayıp büyüyerek gidiyor. Sünnet sırasında her çocuğun penisine uygun numara seçiliyor. Tek Kullanımlık Sünnet Aletlerinin uygun boyu seçilerek sünnet yapılıyor. Bu yöntemin başlıca faydalarını saymak istersek; İlaç kullanma azlığı: Sünnette maliyeti artıran temel etmenlerden birisi de sünnet sonrası kullanılan ilaçlardır. Konvansiyonel yöntemlerde çok fazla miktarda antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanılmaktadır. Oysaki klampli sünnette antibiyotikler yok denecek kadar azdır. Kozmetik mükemmellik: Klampli sünnetlerde şablon özelliğinden dolayı, dikiş ve dikiş izlerinin olmaması nedeniyle sanki doğuştan sünnetliymiş gibi bir görüntü elde edilmektedir. Güvenirlilik: Tek kullanımlık olması, sünnet işlemi esnasında penisi bıçaktan koruması, kolay ve kısa sürede yapılabilmesi, sünnet sonrası ağrının son derece azlığı, günlük aktiviteleri sınırlandırmaması nedeniyle kanamave enfeksiyon yok denecek kadar azlığı neticesinde üst düzey güvenliliğe sahiptir. Klampli sünneti öğrenmek ve öğretmek kolaydır. Operasyon hızı: Klampli sünnet sanki ameliyathanede yapılıyormuş gibi titizlikte üstelik 10 ila 15 dakika arasında tamamlanmaktadır. İşlem sonrası bakım: Klampli sünnette pansuman ve bakım yoktur. Klamp çıkarma işlemi sadece 1-2 dakika süren bir işlemdir. Klam çıkartılmadan önce uzun süre su ile teması olursa daha kısa sürede ve sorunsuzca çıkartılabilir. Günlük aktivite sınırlaması yoktur: Klampli sünnette yatma, elbisesiz dolaşma yoktur. Üstelik hareket etmesini ve mutlaka çamaşırı giymesini öneriyoruz. Kişi işinden ya da çocuk okulundan geri kalmaz. Sünnet olan kişi banyo yapabilir.

Blog Yazıları

Bizden Haberler